Kuzen askerliğini Hakkâri'de yaparken...
‘Nefes’ filmini seyretmiş miydiniz? Levent Semerci’nin ‘Nefes’i, seyreden herkesin boğazını düğümleyen, çocuklar hep bir ağızdan ‘Götür Beni Gittiğin Yere’yi söylediğinde hüngür hüngür ağlatan, bu bitmez savaşa bir daha lanet ettiren umulmadık derecede iyi bir filmdi. Ama işte görüntüleri de amma güzeldi, Semerci’nin reklam yönetmenliği tecrübesi hissediliyordu, yani pek çokları için neticede sadece bir filmdi.
Bazıları içinse bir sinema salonunda kucakta patlamış mısırla seyredilemeyecek, travmatik hatıraları depreştirmek istemeyecek, tekrar kaldırılamayacak kadar fazla gerçek... Nadire Mater’in ‘Mehmedin Kitabı’nda yer alanlar için mesela. Radikal Cumartesi’nin görsel yönetmeni Ersin için sonra. Askerliğini Güneydoğu’da ‘savaşarak’ yapanların hepsi için. Gitmeden filmi izlemiş miydi bilmiyorum ama döndüğünde C. için de öyle olacak.
C., benim kuzenim. Orta halli bir ailenin, İstanbul’da doğan, hayatının tamamı İstanbul’da geçen tek çocuğu... Apartman, hatta site çocuğu... Muhtemelen sokakta bile oynamamış, hayatta kimseyle ciddi dalaşmamış, Bilgi’de okumuş, düzgün, efendi, sempatik, yakışıklı bir oğlan... Ve şu anda Hakkâri, Yüksekova’da!
‘Nefes’i seyretmediyse de, bizzat yaşıyor. O yaşta, daha hayatının en başında, sonunu düşünüyor. İstanbul’daki gündelik hayatında neredeyse ihtimal dışı olan bir şeyin, orada ne kadar kolay, mümkün, sıradan, an meselesi olduğunu hissediyor. Her anı ölümle burun buruna geçiyor.
‘Normal’ bir çocuk, aşırı milliyetçi değil, kahraman havalarında değil, ama ailenin torpil girişimlerini reddediş biçiminden, daha en başında ‘Biz arkadaşlarla bir takım olduk burada, artık ben onları satamam’ demesinden hem oradaki ruh halinden tüyo veriyor hem de tekrar tekrar ‘Nefes’i çağrıştırıyor bana: Çatışma anında birbirinden apayrı düşen çeşitlilikteki tepkileri... Birinin sürekli gülmesini... Diğerinin İstanbul’daki sevgilisinin nasıl da aymazca telefonda ilişki bitirmesini... PKK’lı ‘Doktor’la olan diyalogları...
Hakkâri Şemdinli’de olanlar ister istemez C.’yi ve ‘Nefes’i hatırlattı. Bir yandan çok hayvani mi insani mi olduğuna karar veremediğim biçimde, “Şimdi bunun üstüne bir de Yüksekova’da olmaz herhalde” dedim. Bir yandan da bu savaşın bitmesini istemeyenlere bela okudum. Apayrı kanallardan aynı amaca hizmet edenlere...
Bu insanların barışa köstek değil destek olmaları için, taş koymamaları için hakikaten kendi canlarını kaybetmeleri gerek herhalde. Kendi ailelerinden gözbebeklerini kaybetmeleri gerek. Ellerine doğduklarını daha dün gibi hatırladıkları, kucaklarında hoplattıkları, ceplerine harçlık koydukları, beraber maç yaptıkları, karne sevinçlerini paylaştıkları, diploma törenlerine katıldıkları, umut bağladıkları insanlarını, canlarının gerçekten içini kaybetmeleri gerek.
Garibanlar gittiğinde bana mısın demiyor, sahiden de Teşvikiye’den sıra sıra şehit cenazeleri kalkması gerek.
Şemdinli’de pisi pisine gidenler, gittikleri yerde huzur içinde uyusun. Ailelerine başsağlığı dilemenin faydası olur mu bilmiyorum; sabır mı dilemeli onlara, yoksa en sevdiklerinin, onları belki de zerre ilgilendirmeyen bazı çıkarlar, inatlar, büyük hesaplar uğruna boşu boşuna gittiğini mi hatırlatmalı tekrar tekrar, hangisi daha beter acı verir, hangisi dindirir, bilmiyorum.
Kalanlaraysa ‘Nefes’le tekrar patlayan, mırıldanırken bile yutkunmayı zorlaştıran ‘Götür Beni Gittiğin Yere’den, ama sadece o bölümü yollamalı:
“Atma beni ölümlere, atma beni zulümlere...”
‘Nefes’ filmini seyretmiş miydiniz? Levent Semerci’nin ‘Nefes’i, seyreden herkesin boğazını düğümleyen, çocuklar hep bir ağızdan ‘Götür Beni Gittiğin Yere’yi söylediğinde hüngür hüngür ağlatan, bu bitmez savaşa bir daha lanet ettiren umulmadık derecede iyi bir filmdi. Ama işte görüntüleri de amma güzeldi, Semerci’nin reklam yönetmenliği tecrübesi hissediliyordu, yani pek çokları için neticede sadece bir filmdi.
Bazıları içinse bir sinema salonunda kucakta patlamış mısırla seyredilemeyecek, travmatik hatıraları depreştirmek istemeyecek, tekrar kaldırılamayacak kadar fazla gerçek... Nadire Mater’in ‘Mehmedin Kitabı’nda yer alanlar için mesela. Radikal Cumartesi’nin görsel yönetmeni Ersin için sonra. Askerliğini Güneydoğu’da ‘savaşarak’ yapanların hepsi için. Gitmeden filmi izlemiş miydi bilmiyorum ama döndüğünde C. için de öyle olacak.
C., benim kuzenim. Orta halli bir ailenin, İstanbul’da doğan, hayatının tamamı İstanbul’da geçen tek çocuğu... Apartman, hatta site çocuğu... Muhtemelen sokakta bile oynamamış, hayatta kimseyle ciddi dalaşmamış, Bilgi’de okumuş, düzgün, efendi, sempatik, yakışıklı bir oğlan... Ve şu anda Hakkâri, Yüksekova’da!
‘Nefes’i seyretmediyse de, bizzat yaşıyor. O yaşta, daha hayatının en başında, sonunu düşünüyor. İstanbul’daki gündelik hayatında neredeyse ihtimal dışı olan bir şeyin, orada ne kadar kolay, mümkün, sıradan, an meselesi olduğunu hissediyor. Her anı ölümle burun buruna geçiyor.
‘Normal’ bir çocuk, aşırı milliyetçi değil, kahraman havalarında değil, ama ailenin torpil girişimlerini reddediş biçiminden, daha en başında ‘Biz arkadaşlarla bir takım olduk burada, artık ben onları satamam’ demesinden hem oradaki ruh halinden tüyo veriyor hem de tekrar tekrar ‘Nefes’i çağrıştırıyor bana: Çatışma anında birbirinden apayrı düşen çeşitlilikteki tepkileri... Birinin sürekli gülmesini... Diğerinin İstanbul’daki sevgilisinin nasıl da aymazca telefonda ilişki bitirmesini... PKK’lı ‘Doktor’la olan diyalogları...
Hakkâri Şemdinli’de olanlar ister istemez C.’yi ve ‘Nefes’i hatırlattı. Bir yandan çok hayvani mi insani mi olduğuna karar veremediğim biçimde, “Şimdi bunun üstüne bir de Yüksekova’da olmaz herhalde” dedim. Bir yandan da bu savaşın bitmesini istemeyenlere bela okudum. Apayrı kanallardan aynı amaca hizmet edenlere...
Bu insanların barışa köstek değil destek olmaları için, taş koymamaları için hakikaten kendi canlarını kaybetmeleri gerek herhalde. Kendi ailelerinden gözbebeklerini kaybetmeleri gerek. Ellerine doğduklarını daha dün gibi hatırladıkları, kucaklarında hoplattıkları, ceplerine harçlık koydukları, beraber maç yaptıkları, karne sevinçlerini paylaştıkları, diploma törenlerine katıldıkları, umut bağladıkları insanlarını, canlarının gerçekten içini kaybetmeleri gerek.
Garibanlar gittiğinde bana mısın demiyor, sahiden de Teşvikiye’den sıra sıra şehit cenazeleri kalkması gerek.
Şemdinli’de pisi pisine gidenler, gittikleri yerde huzur içinde uyusun. Ailelerine başsağlığı dilemenin faydası olur mu bilmiyorum; sabır mı dilemeli onlara, yoksa en sevdiklerinin, onları belki de zerre ilgilendirmeyen bazı çıkarlar, inatlar, büyük hesaplar uğruna boşu boşuna gittiğini mi hatırlatmalı tekrar tekrar, hangisi daha beter acı verir, hangisi dindirir, bilmiyorum.
Kalanlaraysa ‘Nefes’le tekrar patlayan, mırıldanırken bile yutkunmayı zorlaştıran ‘Götür Beni Gittiğin Yere’den, ama sadece o bölümü yollamalı:
“Atma beni ölümlere, atma beni zulümlere...”
Comment